15 Haziran 2011 Çarşamba

Güzel Yazı

Bak emmoğlu, bu işler karşıdan göründüğü gibi değil; hele bir soluklan, terin soğusun, bir çay iç, kendine gel; sana başına gelenlerin sebebini anlatayım bir güzel; dinlersen ne âlâ, dinlemezsen sen bilirsin...
Türkiye rahaat bir nefes alacak dedinizdi meselâ... Güzel fikirdi fakat ahali yanlış anladı; evvelâ rahaat bir nefes aldı, ardından sandık başına gidip nefesini sandığa üfleyiverdi. Niçin diyeceksin; hele bir çayını iç, anlatayım sana...
İki iki dört; Efendim bu sağ seçmen denilen adamların gönlünü kazanmazsan iflâh olacağın yoktur; bunu bil baştan! Ha, bakma öyle sandıklarda gümbür gümbür gürlediklerine; esâsen mazlum adamlar bunlar. Bir siyasi haksızlığa uğrarlar meselâ, ne bileyim bir hakarete uğrarlar; öyle meydanlara dökülüp miting yapayım, değneklerle gidip polisin kalkanına, olmadı miğferine miğferine çakayım da hıncımı devletten çıkarayım filan bilmez. Ne mahkemede dayısı, ne vesâyetçide arkası vardır. Ne yapar? Kuzu kuzu bekler; tâ ki güz gelene değin. Bunlar cücüğü de yazın değil, güzün sayarlar yeğenim. Güzün dediğim de söz temsili yani; anladın sen onu. Ha, bir de âh ederler ki evlerden ırak yeğenim, aman ha!
Çok zorlarına giderse oturup bir türkü yakarlar; o da olmazsa alıp başlarını gurbetlere giderler. Feleğe küser, bahtına sitem eder, kara talihim der avunur. Bunlarda öyle devlete kafa tutma, dağa çıkma, yol kesme, bina bombalama, pusu kurma damarı yoktur efendi. Vaktiyle "Ulû'l-emre itaat lâzımdır" denilmiş, itaat ederler. Devlet, "Oğlunu askere göndereceksin" der, bunlar üstüne bir de düğün-dernek kurup davul-zurna vurdurup, koç yiğitlerini kınayla yollarlar. "Vergi vereceksin" diye ferman salar, eyvallah derler.
Karşıdan bakar saf sanırsın; temiz yürekli adamlardır ama bir kere aldanır. İnanmayan, daha dün sandıkları çatlatarak iktidara gelip de sonra milletin vekâletini vesâyetçilerle kırdıran sağ partiler kabristanına şöyle bir göz atsın derim ben: İbrettir; Doğru yolun yolcularına, Demirkırat tavlasındaki kişneyen atlara, Anavatan'ın aklıkarışık evlatlarının bugün nerelerde durduğuna bakınca anlarsın.
Bunların hesabı, illâ ki sandık iledir yeğenim. Sandık görünce Arab taylar gibi açılıp bir neş'elenirler ki öyle olur. Vaktiyle Anadolu'da ahalinin % 80 itibariyle rençberlikle geçim ettiği demlerde nasıl bütün hesaplar, sünnetler, düğünler, nişanlar harman zamanı görülüyor idiyse, şimdi de siyasi hesaplarını sandığa kadar soğuklukta bekletip diyeceklerini öyle derler.
İki gün önce de aynen böyle yaptılar; önce rahaat bir nefes aldılar, sonra sandığa gidip diyeceklerini hâl diliyle söylediler. Derim ki, Kemâl Bey'e kim bu akılları öğütlediyse yanlış yaptı; "Dişini sökerim, kimyanı bozarım" iri lâflar bunlar. Yumuşak huylu atın çiftesi pek olur. Seçim akşamı gördüm şöyle bir, acıdım; yazıktır, pancara dönmüş adam, kıpkırmızı öyle...
Bir hükümete üç kere üst üste kredi açtıkları görülmüş-duyulmuş işlerden değildi, onu da yaptılar. Anadolu'da eskiden "Falan köy burdan kaç saat çeker?" diye soranlara, "hele bir yola koyul ki gidişini görüp öyle söyleyelim" diye ârifâne cevap verirlerdi. Demek ki, hükümetin gidişatını fenâ görmemişlerdir. Şimdi adamın biri kalkıp dedi ki, "Bunlara yine de oy verirseniz, lâyıktır size filan". Ben kibarcasını söylüyorum, o daha ağırını da söyledi. Bunlar çürük lâftır efendi. İşte krediyi tazeleyip, üstüne biraz da ilâvede bulundular. Ne yapacaksın, kahredip de terk-i diyar mı edeceksin? Büyük lokma ye, büyük lâf etme demiş ecdadımız.
Çayını içtin, terini soğuttun; haydi Allah yolunu açık etsin, dersini çalış yine gel; gözümüz tutarsa seni de destekleriz yeğenim. Sen de memleket çocuğusun; garezimiz yok. Efendi ol, canımı ye...
t.alkan@zaman.com.t

14 Haziran 2011 Salı

Yazıdan daha ilginç ve güzel olan arkadaşın yorumu:

Kendisine yakın birçok ismin aday gösterilmesini sağladığı iddia edilen 9. Cumhurbaşkanı Demirel'e yakın 10 isim Meclis'e girdi.
9.Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel'in, seçimden önce CHP lideriKemalKılıçdaroğlu ve MHP lideri Devlet Bahçeli ile görüşerek kendisine yakın birçok ismin aday gösterilmesini sağladığı iddia edilmişti.
GRUP KURAMADILAR
Demirel'in CHP ve MHP listelerinden seçilen isimleri partilerinden ayırarak yeni bir çatı altında grup kurduracağı da iddia edilmişti. Ancak seçim sonuçlarıDemirel'i de hüsrana uğrattı. Demirel'e yakın isimlerinden birçoğu seçilemezken 10 isim Meclis'e girmeyi başardı. İşte o isimler: Demirel'e yakınlığı ile bilinen Turhan Tayan, CHP Bursa 2. sıra adayı olarak seçildi. Bir dönem merkezsağınönemli isimleri arasında sayılan Tayan,Milli Eğitim ve Milli Savunma Bakanlığı yapmıştı. Ergenekon davasının tutuksuz sanıklarından Sinan Aygün Demirel'e yakınlığı ile biliniyor. Aygün, Ankara 2. Bölge'den CHP listesindenMeclis'egirdi. Demirel'in Başbakanlığı dönemindeDYP'de il başkanlığı, daha sonra da genel başkan yardımcılığı yapan Bülent Kuşoğlu CHP'den milletvekili seçildi. Bir dönem Tansu Çiller ve Mehmet Ağar'ın sağ kolu olan Celal AdanMHPİstanbul 2. Bölge'den seçildi.
BAHÇELİ'Yİ ARADI
Geçmişte Anavatan ve DYP'den milletvekilliği yapan Aydın Ayaydın, İstanbul 2. Bölge'den CHPmilletvekili seçildi.DYP'de genel başkan yardımcılığı yapan eski vekil Aytun Çıray CHP; daha önceDYP ve Anavatan partilerinde siyaset yapanMaliye eski Bakanı Sümer Oral iseManisaMHPlistesinden Meclis'e girdi. Demirel'inOral'ın adaylığı için Bahçeli'ye telefon ettiği iddia ediliyor. 1993-1996 yılları arasında DYP Genel Başkan Yardımcılığı yapan Bahattin Şeker, Bilecik'tenMHP milletvekili seçildi. ŞekerDemirel'in kefil olduğu isimlerin başında geliyordu.
YAKIN ARKADAŞI
Demirel'e yakınlığıyla bilinen Ergenekon davası tutuklusu olarak cezaevinde bulunan Mehmet Haberal, Zonguldak'tan CHP 1. sıra adayı olarak seçildi. Demirel'in yakın dostlarından Süheyl Batum da Eskişehir'den CHP milletvekili seçildi. Batum, Encümen'i Daniş tarafından Demokrat Parti'nin başına da getirilmek istenmişti.
BUGÜN
Yazıdan daha ilginç ve güzel olan arkadaşın yorumu:
kara tarihin aktörüYazar: hizipsavar - 2011-06-14 10:05:07bu ülkenin sırıtndaki kambur.bunun cenazesinde soracaklar nasıl bilrdiniz diye cevabımız hazır. MİKSER

26 Mayıs 2011 Perşembe

Habere Yazılan Bir Yorum

Ankara'yı karıştıran tsk iddiası isimli habere yapılan bir yorum


TSK.cesurdur.
Kandilden dağlıca 350km.300 kişi eşeklerinen yürüyerek gelir,sınırdan gecer,20km girer,karakolu basar,12 şehit,8 askeri rehin alır,yürüye yürüye kandile tekrar giderler.TSK komuta kademesi kahramanca dügünlerde balolarda ülkeyi kurtarırlar.ALLAH diyorum.

25 Mayıs 2011 Çarşamba

Baban Gelirse...

Gece mehtabın altında, surlarla çevrili Ortaçağ güzeli bir kentin dar sokaklarından yürürken tarihin yaprakları arasında gezindiğimizi fark ediyor ve kendimizi büyülü bir masal diyarında hissediyoruz.
Baltık ülkelerinde ovalar, obalar, dağlar, nehirler, denizler hala beyaz bir uykunun en tatlı rüyasında...
Baharın ilk muştularının, sıcakların habercisi ışıklı cemrelerin yüreklerine düştüğünden bile haberleri yok.
Gece, üşümenin tadına varmak için Gökhan ve Selman kardeşimle kaldığımız otelden çıkarak Tallin'in taş döşeli sokaklarından eski şehir meydanına doğru yürüyoruz.
Gündüz uçaktan inerken ayağını burkan Gökhan Bey, sis ayağı ile savaş malülü gibi kollarımızın arasında sekerek yürüyor.
Avrupa'nın en eski topluluklardan biri bu küçük fakat şirin ülke; 13.yüzyıldan sonra sırasıyla; Almanlar, Danimarkalılar, İsveçliler, Polonyalılar ve Ruslar tarafından işgal edilip yönetilmiş ve ancak 16 Ekim 1988 tarihinde, bağımsızlığına kavuşabilmiş.
Özellikle, Mart 1988 yılında düzenlenen ve 300 bin kişinin katıldığı festivalde söylenen "Vatanım, Aşkımdır" şarkısı, ülkenin ulusal marşı olarak seçilmiş.
O gün bugün beyaz ve kızıl yaz gecelerinde, barok dönemin kulelerinden oluşan şehrin sokaklarında sabahlara değin halkın söylediği şarkılar yankılanırmış.
Yani burası da diğer Baltık ülkeleri gibi adeta korolar ve orkestralar ülkesi...
...
Soğuğun, sokak aralarındaki sert saldırılarına aldırış etmeksizin eski şehrin meydanına varıyoruz.
Mehtabın ışıklarını bolca döktüğü meydan oldukça sakin.
Ne rüzgârın tehditkâr homurtusu, ne suların sihirli şırıltısı, ne de şarkıların tatlı sesi...
Sanki her şey lal kesilmiş, her şey donmuş...
Hava eksi 30'larda
Az ilerde bir kafenin önünde orta çağ giysileri içinde iki genç görüyoruz.
Yaklaştığımızda, bizi içeriye davet ediyorlar.
"Tamam, girelim ama siz üşüyorsunuz" diyorum.
İkisi birden gülerek; "Bizim işimiz bu" diyorlar.
Biri bayan diğeri erkek bu iki güler yüzlü gencin görevi, eksi 30'larda üşümek olduğunu öğreniyoruz.
Kapı açılır açılmaz bir sıcak dalgası karşılıyor bizi.
Desenli kırmızı goblen kumaşlarla kaplanmış sandalyeler, aynı kumaşlarla örtülmüş masalar, gizemli ve loş olması için şeffaf kumaşlarla siperlenmiş lambalar, masaların üzerine özenle yerleştirilmiş kehribar küpeli mum şamdanlarında titreyen ışıklar, kısık sesle çalan tekno müzik...
İçerisi tam bir ortaçağ mekanı.
Garsonlar etrafınızda fır dönüyor.
Meydanı rahat görebilen bir masaya oturuyoruz. Yan masada bir karı-koca kendilerince konuşuyor.
Sıcak bir şeyler içelim derken, soğuğa tecrübeli Selman Bey "sıcak çikolata iyi gelir" diyor.
Kimse itiraz etmiyor.
Camdan dışarıyı seyrediyorum.
Meydana bakan tarihi binaları aydınlatan sarı loş ışıklar, duvarlara asılı duran fenerler, mehtabın oluşturduğu ışıklı gölgeler...
Gölge ve ışık oyunlarının oynandığı sihirli bir tiyatro sahnesini andıran geniş meydana açılan taş döşeli dar sokaklardan; sanki oyunun bir parçasıymış gibi arada bir, elleri parkesinin cebinde, başı bereli bir iki insan çıkarak; mehtabın ışığı altında hızlı adımlarla bir çırpıda meydanı tüketerek yine taş döşeli başka bir dar bir sokakta kayboluyor.
Gündüz ziyaret ettiğimiz büyükelçimizin hediye ettiği kitabı karıştırırken, biri renkli diğeri siyah-beyaz eski bir fotoğrafa mıhlanıyor gözlerimiz.
Yeni resimde bir kitabe üzerinde; "Hasan Süleyman, Mehmet Ödemiş ve Rakvere, Eston topraklarında 1878 de şehit düşmüş olan tüm savaş esiri Türk askerlerinin anısına" yazıyor.
"Allah'ım! Ne çileli bir milletmişiz," diyorum. Nereye gitsek, sonraki evlatlarına bir davet mektubu gibi duran, ya meçhul bir askerimizin kümbetiyle ya da bir şehitlikle karşılaşıyoruz.
Siyah-beyaz eski resmin altında ise; "Plevne savaşında esir düşen Türkler. Rakvere" yazıyor.
Öyle içli, öyle dokunaklı bir fotoğraf ki... Anlatamam.
Hüzünlü türküler gibi
Bakmaya can dayanmıyor, alıp götürüyor insanı.
Eli silahlı Rus askerleri kuş uçurtmuyor askerlerimizin etrafında. Taş duvarlı bir binanın önünde toprakları kaymış dere yatağı gibi bir yerde kimisi yukarıda, kimisi aşağıda, kimisi de sırtını çukurun yamacına dayamış esir kuşlar gibi öylece duruyor.
Balkanların yakıcı soğuğundan, Baltıkların denizleri donduran soğuğuna sığınmışlar.
Üşüyorlar... Yuvasız kuşlar gibi büzüşmüş üşüyorlar.
Rus askerlerinin sırtlarında kalın kaputlar. Onlarsa, eski püskü battaniye gibi, bez gibi, palto gibi ne bulmuşlarsa sarınmışlar.
Yıllarca savaşmaktan yorgun düşmüş bedenler, çökmüş avurtlar, içlere kaçmış gamlı gözler...
Son defa bir objektife bakıyorlar. Bazılarının umurunda bile değil.
Tarihin en büyük müdafaa savaşlarından birini yapan Gazi Osman Paşa'nın kahraman askerlerinin 30 bini soğuktan, açlıktan, hastalıktan Plevne-Moskova esaret hattında kırılırken, bunlarında kaderlerine Estonya topraklarında can vermek düşmüş.
Bu hazin fotoğraf neler söylüyor insana, neler...
Baktım, baktım, baktım...
Altı asır göklerde görülen insanlık güneşinin derelerden, dağlardan, vadilerden çekilişine, Alem-i İslam'ın üzerine hüzünlü akşamların çöküşüne baktım.
Plevne'nin düşmesinin ardından Balkanlardan kaçan kadınların, çocukların, yüzlerce koldan gelerek bir nehir yatağında birleşen sular gibi serhat şehrimiz Edirne'ye doğru akışına baktım.
O resimde, Edirne'ye doğru kaçarken;
"Yarim gurbet elde, ateşi bende, vermişim gönlümü, sendedir sende" diyen güzel Rumeli kızlarının yanık ağıt seslerini duydum...
Bu hazin fotoğraf onlardan geriye kalan tek miras...
Hepsi, hem de geride hiçbir vasiyet, hiçbir mektup bırakmadan Baltıkların dondurucu soğuğunda can vermişler.
Onların da bir ömür boyu; "ha bu gün ha yarın döner" diye sılada bekleyenleri vardır.
Ama analarına, sevgililerine, yavrularına, babalarına "ben geldim" diyemediler.
Çanakkale'de can veren yiğitlerimizin gölgelerinin üzerimize düştüğü bu günlerde; Baltıkların dondurucu soğuğundan sığındığımız o kafede, Balıkesir Ali Şuuri İlkokulu'nun karşısında yıllarca ayakkabı tamirciliği yapan kır, pala bıyıklı Cevdet Amca'nın annesiyle ilgili ağlayarak anlattığı anılar, bir kor gibi düşüyor üşüyen yüreğimize;
"Rahmetli babam, Hafız Ali Çanakkale'de kaldığında anamın karnında yedi aylıkmışım... O'nu hiç tanımadım. Bir fotoğrafı bile yoktu. O günler çok zor günlerdi, seferberliğin sıkıntıları işgal yıllarıydı. Kurtuluş, yoksulluk, sıkıntı, çocukluğumuz hep ekmek peşinde elemle geçti...
Ama anam, çocukluğumdan itibaren evden her çıkışında yanıma gelir ve;
"Oğlum! Ben pazara gidiyorum, baban gelirse hemen çağır ha!
"Ben bağa, bahçeye, tarlaya gidiyorum baban gelirse hemen çağır ha!"
"Anam babamı bekledi durdu. Büyüdüm dükkan açtım... Annem yine her nere gidecek olsa dükkâna gelir, gideceği yeri söyler ve baban gelirse çağır ha!" derdi.
Aradan yıllar geçti. Anacığım ihtiyarladı, yine de hep bastonunu alır bana gelir ve "Oğlum ben komşuya gidiyorum baban gelirse çağır ha!" diye tembihlerdi.
"Gün geldi, ağırlaştı, ölüm döşeğinde bizimle helâlleşti.
"Evlatlarım! Bana iyi baktınız, hakkınızı helal ediniz "dedi.
"Sonra bana dönerek usulca; 'baban gelirse, annem hep bekledi dersin' dedi. Sonra birden irkilerek doğruldu ve kapıya doğru gülümseyerek; 'hoş geldin! Bey hoş geldin...' dedi ve başı yastığa düştü.
....
Eski şehir meydanındaki o esrarlı kafede bir kere daha anlıyoruz ki; inanan insana, ölüm meleği en sevdiği insan suretinde gelirmiş.
Baltıkların dondurucu soğuğundan sığındığımız o kafede bin beter üşüyor ve "bize kafede değil yollarda üşümek yaraşır" deyip kalkıyoruz.

Eksen Kayması

Türkiye’nin, AK Parti iktidarında, “Batı’dan uzaklaşıp Doğu ile ilişkilerini geliştirmekte olduğu,” şeklinde tarif edilen bir eksen kayması iddiası son iki, üç yıldır gündemimize oturdu. Ben, hükümetin, hem komşuları hem de dünya devletleri ile ilişkileri geliştirme şeklinde ortaya çıkan icraatlarını eksen kaymasından ziyade, bölgesel güç ve hatta küresel güç olma arayışlarına bağlıyorum. Artık Ankara’nın, gecikmeli de olsa çıkarları gerektirdiği zaman, üyesi olduğu NATO ittifakından, tam üye olmak istediği AB’den ve yakın müttefiki ABD’den bağımsız politikalar izlemesi doğal.
Askerî vesayet rejimi altındaki Türkiye, seçilmiş siyasilerin basiretsizliği de eklendiğinde, çoğu zaman çağın gerisinde kalan ve toplumdan ziyade statükonun çıkarlarını ön plana çıkartan bir dış ve iç politika çizgisine sahipti. Topluma hesap vermekle yükümlü olan siyasilerin, öncelikle de siyasi otoritenin, ülke yönetiminde muktedir olma çabalarıyla birlikte nihai karar alıcı konumu güçlendi ve daha akılcı, pragmatik politikalar izlenmeye başlandı. Bu politikanın adı, eksen kayması değil olsa olsa dünyadaki değişimleri doğru okuma çabası olabilir.

Türkiye’de asıl eksen kaymasının ipuçları, başta askerler tarafından, 1991 yılında ABD ve koalisyon güçlerinin Irak’ın Kuveyt işgalini sonlandırmak için başlattığı birinci Körfez Savaşı’nda verilmeye başlandı.
Özellikle TSK, Kuzey Irak’taki Kürtlerin, İncirlik üzerinden ABD ve İngiltere tarafından Irak yönetimine karşı koruma şemsiyesi altına alınmasını, bölgede Kürt devletinin kurulması yolunda ilk tohumların atıldığı dönüm noktası olarak gördü. Bölgede, Kürtlere gıda malzemeleri attığı öne sürülen Amerikan helikopterlerinin fotoğrafları, TSK kaynakları tarafından basına bolca servis edildi. Böylece kamuoyunda, Amerikan aleyhtarlığı pompalandı.
PKK, 1991 sonrası Amerikan ve İngiliz koruması altındaki Kuzey Irak’a yerleşti. Kendi sorunlarını, hukuk ve demokrasi içinde kalıp, çözme iradesine sahip olmayan Türkiye için en kestirme ve kolaycı yol, PKK terörünün artmasından “Dış güçleri,” yani başta ABD’yi sorumlu tutmak idi. Kamuoyu da, maalesef bu sayede PKK ve Kürtleri özdeşleştirir hale gelirken Batı aleyhtarlığını da geliştirdi.

Dolayısıyla, asıl eksen kayması, 1991’lerin sonlarında Türkiye’de filizlenmeye ve uç vermeye başladı.
2000’li yılların Genelkurmay Başkanı emekli Orgeneral Hüseyin Kıvrıkoğlu, dört yıllık komutanlık döneminde bir kez olsun ABD’yi ziyaret etmezken Çin’e, Rusya’ya gitti. Dönemin Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreteri emekli Orgeneral Tuncer Kılınç, 7 Mart 2002’de, Harp Akademileri Komutanlığı’ndaki bir toplantıda, “Batı, Türkiye’yi bölmek istiyor,” hezeyanı içinde, “Türkiye’nin yeni arayışlar içinde olması bir ihtiyaç. Bunun da en doğru yöntemi zannediyorum, Rusya ile birlikte, ABD’yi gözardı etmeksizin mümkünse İran’ı da içerecek şekilde arayış içinde olunması. Türkiye, AB’den hiç yardım görmemiştir. AB, Türkiye’yi ilgilendiren sorunlara menfi bakıyor,” dedi. Kılınç hızını alamayıp, “NATO’dan çıkalım,” diye de öneri getirdi ve devamla şöyle dedi:

“Eğer NATO’dan sıyrılırsanız, ABD’nin size bakışının ne kadar doğru olup olmadığının, hayrınıza veya şerrinize olup olmadığının kararını daha kolay verirsiniz. Bugün Amerika, Türkiye’ye zaman zaman stratejik dost diye bakıyor, ama hiçbir zaman dostça davranmıyor.”

Tuncer Kılınç her ne kadar, yukarıda alıntıladığım görüşlerini, “Kişisel görüşleri,” olarak sunsa da, 1. Körfez Savaşı’yla birlikte özellikle TSK’da gelişen başta ABD, Batı aleyhtarlığının gerek ordu içinde gerekse toplumda nasıl bir yanıt bulduğu şüphe götürmez.

Neyse ki, Kıvrıkoğlu sonrası göreceli olarak siyasi otoriteye saygılı bir komutan olan Hilmi Özkök’ün Genelkurmay Başkanı olması ve AK Parti iktidarının, özellikle ilk döneminde, CHP’nin de desteğiyle önemli askerî ve sivil reformlara öncülük etmiş olması, Türkiye’de 2001 krizinin ardından tohumları atılan olumlu anlamda dönüşümün ivme kazanmasını sağladı.

Milli Savunma Bakanı Vecdi Gönül’ün, dünkü gazetelerde yer alan ve “Ben 1 Mart Tezkeresi’nin Meclis’ten geçmesinden yanaydım, PKK sorunu da bitecekti,” yolundaki sözlerine katılıyorum. Vekiller, Amerikan askerlerinin, 2003 yılındaki Irak’ı işgalleri sırasında Türkiye üzerinden geçmelerine izin vermemişti. Tezkerenin Meclis’ten kıl payı geçmemiş olmasında, arka planında ABD aleyhtarlığı had safhaya ulaşmış olan dolayısıyla ülke çıkarını gözardı eden bir TSK komuta anlayışının rolü büyüktür.

Bugün geldiğimiz noktada, Ankara, şayet ABD’nin öncülük ettiği ve komşularının hedefi olmak istemeyen Türkiye’yi ikna için NATO elbisesi giydirilen Füze Kalkanı projesine onay vermezse, bu bir eksen kayması olmayacaktır. Olsa olsa ulusal çıkarların gereği olacaktır.